Olur olmadık yerde seni düşündüğünü; adım dahi atmadan sana yürüdüğünü; ısırarak sevmek istediğin burnu yokken, senin yerine de içine çektiğini, gökyüzünü; yanında olmadan ruhunu öptüğünü; ya da belki de en masum düşüncen olan, bakmadan sevgini gördüğünü… Sanıyorsun.
İşte böyle başlıyor,
Ve çıplak elle kartopu oynarken devam ediyor…
Karşında koca bir boşluk; fırlatıyorsun cebine doldurduğun duygularını.
Boşluk bu…
Dolmuyor.
Üşüyorsun,
Elleri yok.
Yer ediniyor içinde, üşürken ellerin, titrek bir biçimde…
”Çıplak elle kartopu oynamak değil bazı şeyler; daha fazlası…” diye.
20 Ni 2013 / 10 yorum
Hayatıma nasıl bir zamanda girdiysen, nasıl özel bir ana denk geldiysen, anlayamadığım bir şekilde içime fresk gibi kazındın, seni oradan çıkarmak için benim bütün varlığımı yok etmem gerekecek.
Gördüğüm, dinlediğim güzel bir şeyi sana göstermediğimde bana o güzellikte bir eksiklik varmış gibi gelmeyecek artık; ya da; seni kahvaltıdan önce, kahvaltıdan sonra, öğle yemeğinden önce, öğle yemeğinden sonra seveceğim temalı düşüncelerim olmayacak.
Şehirden şehire, kasabadan kasabaya, lisandan lisana, kadından kadına dolaşarak karşılaşacağım övgü ve hayranlıklardan beslenip büyüyerek içime tüylü bir hayvan gibi yerleşecek kendini beğenmişliği; okuyacağım bütün kitaplara, dinleyeceğim bütün şarkılara ve yeni kazanacağım davranışlara düşkünlüğümle; kıskançlığı küçümsememe rağmen bir başka kadının bende küçükte olsa bir eziklik yaratmasına tahammül edemeyeceğim günü bekleyeceğim.
O gün dünyanın en güzel kadınını bulmuş olacağım.
O kadın ile hep bir arada yaşamamızı, birbirimizi sevmeğe devam etmemizi, ne onun ne de benim başıma bir felaket gelmemesini dileyeceğim. Dua edeceğim tanrı, dünyadaki bakir ormanların tanrısı olacak; Bethlehem’in hristiyan tanrısı değil. Kimbilir, belki de cehennemin iblislerine dua edeceğim. Olsun, duamı hangisi kabul ederse etsin, aldırmayacağım. O’nun ile beni korusunda, isterse iblis olsun, hiç farketmeyecek…
Tanrı aslında onu; “bakın ben istesem ne harikalar yaratabilirdim ama uğraşmaya gerek görmediğim için sadece onu böyle yaptım” diyebileceği bir mükemmellik örneği olarak yaratmış gibi gelecek bana…
Sen ise…
“En önemli karşılaşmalar, bedenler daha birbirini görmeden ruhlar tarafından hazırlanır. Genellikle bu karşılaşmalar, belli bir sınıra ulaştığımızda gerçekleşir, duygusal olarak ölüp tekrar doğmaya ihtiyaç duyduğumuzda. Buluşmalar bizi bekler, ama çoğunlukla biz onları engelleriz. Gene de, eğer umutsuz değilsek, artık kaybedecek hiçbirşeyimiz yoksa ya da hayat bize coşku veriyorsa, o zaman bir yabancı ortaya çıkıverir ve dünyamız yolundan sapar.” (Paulo Coelho - 11 Dakika) diye başlayan…
…
“ Burada neyle yaşıyorum? Acıya dönüşen bir boşlukla. Yitirdiğim sevgilerle. Görmediğim bildiklerimle. Benim olmayan gündüz ve geceyle, hiçbir kent bilmiyorum ki, ne gecesi ne gündüzü bu denli benden ayrı olsun. Bu denli beni bıraksın. Bir tozdan öte. Ne rüzgarı ne yağmuru ne dağlardan sabah yükseldiğini gördüğüm bulutlar; hiçbir şey benim değil.” (Tezer Özlü - Kalanlar) diye biten bir kitap olarak kalacaksın.
Kabul ediyorum. Aslında hata yaptığımı biliyorum; ama seninle hata yapmamak mümkün değildi.
Bunun için dahi teşekkür etmem gerekecek. Hayatımda bir daha hiç kimseye bu denli teşekkür etmeyeceğimi, o anları bir daha ne kendime ne de bir başkasına yaşatmayacağımın sözünü vererek…
“Teşekkür ediyorum.” Olabildiğince içten.
ve..
“Hoşça’kal!” En iyi dileklerimle.
11 Ni 2013 / 19 yorum
Hareket etmeyince insan; hüzün üzerinde kalıyor.
Ayağa kalkıp bir adım atmak istiyorsun, ikincisine yer yok; ve belki de, bu yüzden katlayıp kaldırmak zorunda olduğun anıları buruşturyorsun.
Diyorsun ki; oturup kadeh tokuşturduğun, dert paylaştığın dostuna…
“Bırak dağınık kalsın.”
27 Şub 2013 / 18 yorum
Düşerken masalsı bir kar tanesiydi; tenime değince eriyip gitti. Biraz ısınmıştır belki son nefesini verirken diye düşündüm. Sonra hep ben üşüdüm.
18 Şub 2013 / 8 yorum
Kolları iki yana açık, “seni seviyorum” yazılı ayıcık almak yerine; kollarım iki yana açık, koşar adımları tercih ettim. Mesela, keman eşliğinde yemek yiyemezken, yağmur altında haydi dans edelim dedim; ya da sen çay demlerken, ben kahvaltımız için aldığım börekleri eve gidene kadar kedilere ikram ettim.
Hatırlıyorum. Sen de bir keresinde o kadar kalabalığın içinde kıskandığın kıza “defol git buradan kancık!” diye bağırmıştın.
Neyse.
Bunlar için değil.
Gel, başka bir konu var.
14 Şub 2013 / 18 yorum
Sen bir yanlışlık olamayacak kadar güzelken; zaman zaman tanrıya inanmak isteyen bir günahkar olmak çok zor. Biliyor musun, insan bazen affedilmeye ihtiyaç duyuyor.
11 Şub 2013 / 7 yorum
Tarif edemediğim bir şey var.
Birbirimizle olan hesapların; tamamlayamadan uyuya kaldığımız kavgaların; komşulardan kesin şikayet gelecek içerikli kahkahaların; kızıl kedinin tanıklık ettiği ve bir zafer kutlamasındaymışız gibi gerçekleştirdiğimiz günahların arasında bir şey.
İkimizin toplamı gibi; ama biz olmayan.
8 Şub 2013 / 13 yorum
Gerektiğinde, satın aldığım onlarca renk boyadan yatağımın tam karşısına gökkuşağı yapacağım. Biraz dumanlı ve belki de karanlıkta kalmış olacak; ama mavinin, yeşilin, kırmızının ve ismi daha farklı olmalıydı dediğim daha nice rengin anlattıkları belirecek.
Yirmili yaş tutkularım ve içimden gelen sesler de olacak.
4 Şub 2013 / 8 yorum
Bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyleri anlatıp serbest bırakacağım.
1 Şub 2013 / 7 yorum
“Kimsenin seni tanımadığı bir şehirde.
Kahvenin içine konyak kendiliğinden düşse,
Kocaman bir hırkanın içinde olsan.
Bir şeyi terk etmiş olsan.
Mesela bir şehri.
Mesela kendini, yüzünü filan mesela.”
31 Oc 2013 / 26 yorum / ece temelkuran
Herkes aynı yerden başlıyor.
Zamanla birilerinin duymak istemediği sesleri başka birileri duyuyor. Birilerinin hayatı bir başkasında devam ediyor. Anlaşılacağı üzere; her şey aynı yerde başlıyor ama hiç bir şey aynı yerde bitmiyor.
Birileri kendini bırakıp dünyanın zihninde kaybolurken; birileri doğarak ölmeye devam ediyor.
En içten travmalarınla yazdığın mektubun, onbeşinci cümlesi olması gereken kelimeler topluluğu, başlangıç cümlen oluveriyor. Onbeş çok uzak geliyor; ve bu kadar acı da fazla zaten.
Bazı öyküler mutlu son ile biterken; senin ki işte böyle başka sonlara ayrılıyor.
30 Oc 2013 / 10 yorum
Bir ilişkinin cesedini taşıyorum sırtımda.
Yolculuk boyunca uçsuz bucaksız uçurumlar, karanlık denizler önümde beliriyor. Bir şeyler zaten hep ters gitmişti ve halen ters gitmeye devam ediyor. Ne sırtımdaki cesedi ne de kendimi boşluğa bırakmayı düşünüyorum. Sadece devam ediyorum; ve her bir adımda biraz daha ağırlaşıyor yüküm.
27 Oc 2013 / 9 yorum
Hayat süprizler ile değil, hayal kırıklıklarıyla geldi. Hayaller kurmuştum ve hepsi yanlış çıkmıştı. Ben mi yanlış hayaller kurdum; yoksa hayal kurmak mı baştan yanlıştı; hala bilemiyorum.
Bir ağarlık çökmeye başladı üstüme…
Zamanla anladım ki; üzerime, gözlerime çöken bu ağarlık; gecenin ilerlemesinden, havanın kararmasından, uykunun bastırmasından falan değil.
Varoluşun ağırlığından.
Kronik bir endişenin, sonu gelmeyen bir arayışın, tam olarak ne olduğunu bilemediğim bir bekleyişin, alıp başını gitme sevdasının, bir kadına tekrar tutulma korkusunun, bir o kadar da bir bedene ait olmanın nasıl bir his olduğunu hatırlama arzusunun içine hapsedilmiş varoluştan… Böyle bir ağırlıktan bahsediyorum.
Varoluşun özünden mi kaynaklanıyor bu ağırlık; yoksa içine hapsolduğum tutsaklık şartlarından mı?
İnsanlar hep çok şey olmayı öğrettiler; bir şey olmayı değil. Bu sebepten mi?
24 Oc 2013 / 11 yorum
Hangi anlayış sahiplenir; kız kardeşine gözlerinin önünde tecavüz edilmiş, yaşadığı cennetin yakılıp yıkılmasına tanıklık etmiş bir intihar bombacısının intikamını…
Hangi anlayış hissedebilir; kendi toprağında hedef gösterilen bir babanın, yarattığı cennetteki yavrusuna dahi tehdit geldiğinde, yavrusunun korkacağı korkusunu…
Kim gerçekten hesabını verebilir; geldiği yeryüzünde, inandığı Tanrı’nın dahi boşverdiği bir yerde, ayağına cennetin serileceği söylenen annesine ekmek götürdüğünü düşünen 10 yaşındaki bir erkek çocuğunun üzerine yağan bombaların…
Kim görür bu olanları, olacakları…
Söyle ey bahar yeli, nedir bu bahçenin hali?
(çun est hal-i bostan ey bâd-ı nevbahâri)
Kim feryat ettirir bülbülü, böyle telaşlı ve gamlı?
(ki ez bülbülân berâmed feryâd-i bî-karâri)
23 Oc 2013 / 12 yorum
Bazen sen, sokaktaki küçük çocuk oluyorsun, bazen koynuma başını koyup sarıldığım sokak köpeği, bazen rakı kadehlerini tokuşturduğum dostum.
Bazen yalnızlığımı da anlatıyorum sana, kendi dünyamda çektiğim ıstırapları da…
Ama en çok beyaz bir sayfa üzerine dökülmüş mürekkep halini seviyorum. Kelime oluyorsun, cümle oluyorsun; gecenin bir vakti çıkagelip, halime anlam katıyorsun.
22 Oc 2013 / 5 yorum